ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2014 Cuma

Bunlar ya sizin kızınıza karınıza yapılsaydı

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

 

 

EbruYuzbası

Bilumum kumpas davalarda diz boyu hukuksuzlukların yanı sıra büyük dramlar yaşanıyor.

Bunlardan birisini 9 gün önce Hürriyet Gazetesi manşetine taşıdı. Dramın ismi Yüzbaşı Yekdane Ebru Ercüment’di. İstanbul’daki “Askeri Casusluk” davasında tutuksuz yargılanan Ebru Yüzbaşı, Yargıtay’ın 9 yıl 2 ay hapis cezasını onamasından sonra hapse girmeye hazırlanıyordu.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Cochabamba Su Savaşları “Yağmuru Bile Sattılar”

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

HES-2 Dostlar geçtiğimiz günlerde e-postama gelen bir yazıyı okuyup, ekindeki videoyu izledikten sonra sayın Prof.Dr. Beyza ÜSTÜN 'ü tanıma fırsatını yakaladım. Esasında bu günlerde ıskaladığımız Ya da ilgimizi fazla çekmeyen ama aslında o olmadan yaşayamayacağımız bir şeyden bahsediyordu. Basit bir çevrecilik olayı diye düşünürken şu günlerde ara da bir haberlerde HES lerle ilgili gösteriler, direniş haberleri izliyoruz. Yandaş medya bu HES haberlerine pek fazla yer vermiyor. Beyza ÜSTÜN hocanın konuşmasını dinlerken ilgili yazıyı okudum ve orada bir site adresi veriliyordu. Adresi tıkladım açılan Web sayfasında Güney Amerika ülkesi olan Bolivya'da da aynı bizdeki gibi HES yapılmak üzere akarsular küresel şirketlere satılır ve orada bizdeki gibi ilk başlarda olayın ne olduğunun farkında olmayan halk daha sonra müthiş bir mücadele verirler. Halk o günkü iktidar ve devletin güvenlik güçleriyle savaşa girişirler. Neyse daha fazla anlatmayayım. Bu yaşananlar bir film haline getirilmiş. Ülkemizde de sinemalarda oynamış. Ama hiç bu filmden söz edildiğini duymadım. Neyse internette araştırdım. Filmin fragmanlarını buldum. Daha sonrada fimi bulup bilgisayara indirip izledim. Bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Aşağıda film fragmanını, filmde anlatılan mücadelenin hikayesini ve Beyza ÜSTÜN hocanın bir vatansever ve bilim insanı olarak bu konuya dikkatimizi çeken yazısı ve konuşmasını bulacaksınız. Ayrıca filmi indirebileceğiniz adresleri de vereceğim. Zaman içinde bu adresler işlerliğini yitirmiş olabilir. O zaman arama motorlarında aratıp bulacaksınız. Su demek vatan demek. Bu topraklar su olmadan ne olur tahmin edin bakalım? O nedenle sularımıza sahip çıkalım. AKP iktidar olmadan evvel çeşmelerimizden akan suları gönül rahatlığı ile içiyorduk. Ama şimdi parayla satın aldığımız pet şişelerdeki kanserojen sulara mahkum edilmedik mi? Çok yakında yağmur sularını bile satacaklar. Önümüzdeki senelerde ülkeler arasında enerji ve su savaşları olacak. Güney Amerika’da da oynanan aynı oyunları izleyin görün...!İyi seyirler...!Film yeni başladı...!

Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: “Yağmuru Bile”

HES-3 Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin LOKUMCU derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı Even The Rain “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo BANZER tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald REAGON’ın sekreterlerinden olan George SHULTZ. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile “Even The Rain"

Filmi bilgisayarınıza indirebilirsiniz (TORRENT)  FİLMİ İNDİR

TORRENT ADRESİ :http://ca.isohunt.com/download/313182225/Even+the+Rain.torrent

FİLM DOSYASI 2.16 GB Büyüklüğünde 6 Dosya içeriyor

TÜRKÇE ALT YAZI :     İNDİR

ALT YAZI İNDİRME ADRESİ : http://divxplanet.com/sub/s/210830/Tambin-la-lluvia.html

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof KOLOMB’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis TOSAR) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia BERNAL) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul LAVERTY’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

“Su”yu Korumak – Beyza Üstün

1970′li yıllarda antropojenik etkilerle (insan aktiviteleri   ile) tahrip olmaya başlayan sucul ekosistemler (akarsular, göller,lagünler, denizler), l992 yılında alınan uluslar arası kararlarla kapitalizmin kıskacına sokularak kalitesini giderek daha çok yitirdi. Rio De Jenerio da BM Çevre ve Kalkınma Konferansında “Sürdürülebilir Kalkınma” Stratejileri Çevre Koruma Stratejileri olarak kabul edildi (Şekil 1), aynı yıl Dublin’de yapılan BM Su ve Çevre Konferansında ise su ekonomik mal olarak tanımlandı.

HUNUT HES-2

 

Sürdürülebilir kalkınma stratejisinde kalkınma, sınır tanımazken, sermaye birikiminin gereklerinin doğa ve toplum koruma stratejileri ile dengede ve eşdeğer kılınabileceği iddiası,

•  üretim atıklarının doğal sulara kontrolsüz (arıtılmadan) deşarjı,

•  üretimde kullanılan suyun ekosisteme vereceği zarar hiçe sayılarak kontrolsuz doğal sulardan çekilmesi,

sulak alanların kirlenmesine ve su miktarlarının azalmasına neden oldu. “sürdürülebilir kalkınma”, “kirleten öder” perspektifinde oluşturulan çevre yasa ve direktiflerinde doğal ortama verilmesi için atıklara deşarj standartları tanımlandı böylece kirletme hakkı kirleticiye verilerek bu hak yasallaştırıldı. Çevresel etkileri denetlemekle sorumlu kurumların sorumluluklarını yerine getirmemesi, eksik getirmesi (arazi kullanımlarındaki kaçak yapılaşma, kontrolsüz endüstrileşme gibi uygunsuzlukların, atık su arıtımlarının denetlenmemesi gibi, tamamlanmayan atık su kanalları gibi) yada su havzalarını havza korumadan çıkararak yapılaşmaya ve endüstrileşmeye açma gibi yetkisini aşan kararlar alması sonucunda pek çok sulak alan kurudu, yok oldu.

Endüstriyel olarak üretilen pamuğun Aral Gölünü yok etmesi, Türkiye’de Afyonkarahisar Eber Gölünün, Tuz Gölünün kuruması, Konya ovasının sulaması için kanalla Beyşehir gölünden su çekilmesi sonucunda gölün giderek küçülmesi sürdürülebilir kalkınma stratejileri sonucunda doğanın ve sucul sistemlerin tahribatının örnekleridir.

Ramsar Uluslar arası Kuş Alanı olan sucul ekosistemler kirlenme nedeniyle artık kuşlara ev sahipliği yapamaz duruma gelmiştir. Manyas, Kızılırnak Deltası,Sultan sazlığı,Göksu Deltası, Gediz Deltası, Burdur Gölü, Küçükçekmece Lagünü gibi pek çok sucul sistem kirlenmenin sonucunda barındırdığı türlerini yitirmektedir.

image001 

Şekil 1. Sürdürülebilir Kalkınma İlkesi Şematik Gösterimi

HES 1992 de alınan diğer karar gereği suyun “ticari mal” olarak tanımlanması sucul ekosistemin üstündeki atık baskısını ve suyun metalaştırılması süreci hızlandırdı. “Su tükeniyor”, “Tüm dünyada suya erişim azalıyor” gibi bildik senaryolarla bu süreç hızlandırıldı. Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlarda görevli bilim insanları; suyla ilgili çalışanların veriler, suyu kullananlar; nüfusun artışı, üretimin artış hızı, suyun kullanım hızındaki artış ve suyun giderek kirlenmesindeki artış yaklaşımlarından yola çıkarak dünyadaki temiz suya erişim senaryoları üretti. Bu senaryoların sonuçlarında görüldü ki en iyimser 2050′de dünya temiz suya erişimini tamamlayacak. Senaryoyu bugünkü sonucuna taşıyan asıl etkinin kalkınma adı altında suyu daha çok kullanan ve daha çok kirletenlerin ağır sanayiler gibi, savaş sanayisi gibi doğanın baş edemediği atığı üreten ancak toplum için de gereklilikleri tartışılır üretimlerin de içinde olduğu sermayenin olması göz ardı edildi yada bu etki önemsizleştirildi. Bu senaryoların ardındaki gerçeği; Prof. Dr. Türkel Minibaş 2007 de ”Globalizmde suyun ekonomi politiği” başlıklı tebliğinde “Neo-klasik iktisadın vazgeçilmez örneğinin ardında yeryüzü kaynaklarının “kıt“ olduğu dolayısıyla ederinin belirlenmesi gereken “ticari bir mal“ olduğunun kabul ettirilmesi vardır.” diyerek   belirtmektedir ve bunda, elmas gibi kıymetli taş, maden, enerji kaynaklarının bulunduğu ülke halklarına kendi kaynaklarına sahip çıkmak ile yaşam için zorunlu ihtiyaçların karşılanması; yani hayatta kalma kavgası arasında tercih yapmak zorunda bırakıldığının da iknası olduğunu belirtmektedir.

Suyun ticarileştirilmesi GATS sözleşmesinde de yerini aldı. GATS’a göre;

•  Erişilebilir su kaynaklarının kimin yönetim ve denetiminde olacağı

•  Kullanılabilir suyun hangi kanallarla tüketiciye ulaştırılacağına dair üretim, pazarlama ve dağıtım yetkisinin kimde olacağı

•  İçme suyunun üretim ve dağıtımının kimin tarafından ve nasıl yapılacağına

dair anlaşmalarla piyasa ekonomisine bırakıldı.

Suyun ticarileştirilme süreçlerinin en önemli hamlesi BM koordinasyonunda 1996′da Dünya Su Konseyi de kurulmasıdır. 1997′de ilk Dünya su forumu düzenlendi; ardından 2000′de Lahey’de, 3 yıl arayla 2003 de Kyoto’da, 2006 da Meksika’da, ve 5.si 2009′da Türkiye’de gerçekleştirildi.

Lahey’de (2000de) açıklanan Dünya Su Forumu hedeflerine göre;

•  Sulu tarım sınırlandırılmalı,

•  Uluslararası havzalarda işbirliği sağlanmalı,

•  Suyu yöneten kurumlar reforma tabi tutulmalı

1992 de Dublin’de başlayan Dünya Su Forumları ile sürdürülen süreçte su sermayenin kullanımına mal olarak da sokuldu. Suyun Ticarileştirilme süreci BM Dünya Su Konseyi organizasyonunda su şirketleri ve yerel idarelerle yürütülmektedir. Yerel ölçekte hedef doğal su kaynaklarının kullanım hakkının şirketlere devri, doğa ve canlı yaşam göz ardı edilerek suyun sermayenin emrine verilmesidir. Bu durum “Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi”nin yarattığı sonuçların üstünde daha geri dönülmez tahribatlar yaratacaktır.

Su üzerinde oynanan oyunların sonucunda “ülkeler arası” savaşların yerini “suya erişenler ile suya erişemeyenler arasında” yaşanacak sınıf savaşları sosyolojik sonuç olarak görünmektedir.

Suyun metalaştırılması Akarsulara ve göllere daha çok müdahalenin önünü açacaktır. Daha çok baraj ile su gereğinde kullanıma hazır bekletilebilir,   ölçülebilir ve fiyatlandırılabilir taşınabilir kılınacak, Melen, Kızılırmak’ta olduğu gibi akarsular başka bölgelere taşınabilecektir. Müdahale edilen ekosistem ise temizsudan yoksun kaldığı için barındırdığı türlerini yitirecek, daha çok kirlenecek, daha hızlı yok olacaktır. Bu yok oluş besin zincirinin ucundaki tüm canlı yaşamı aynı etkide tehdit edecektir.

Çevre koruma stratejisi sürdürülebilir kalkınma stratejisi yerine doğanın sürdürülebilirliği olmalıdır (Şekil 2). Bu kozmik yaklaşımla “Doğa” çevresel tehditlerden korunursa içinde yaşayan toplumun da yaşam kriterleri sürdürülebilir olur. Ekonomi de toplumun temel gereksinimlerine uygun başka bir deyişle kullanım değerlerine göre üretimi kapsayacağından   sistemin bütünü sürdürülebilir kılınır. Bu perspektifte üretimde değişim değerleri ve sermaye   birikiminden bahsetmek mümkün değildir. Gereğinden fazla üretim yapılamayacağı için gereğinden fazla su tüketimi olamayacaktır ve üretimlerin çevresel etkileri de doğaya zarar vermeyecek şekilde kontrol altında tutulacak, azaltılacak, etkisizleştirilecektir.

image010

 

Şekil 2. Doğanın Sürdürülebilirliği Şematik Gösterimi

İnsanlar, bitkiler, hayvanlar, mikro organizmalar kısaca tüm canlılar susuz yaşayamazlar. Su; cansız yapıdan mineralleri çözerek içinde barındırdığı tüm canlılara besi maddesi olarak taşıyarak doğada cansız sistem ile canlı sistem arası geçişi sağlar. Ekosistemdeki su döngüsü suyun bu hizmetlerini sonsuz yapmasını sağlar. Suyu doğanın kullanımı için toplayan, biriktiren ve canlı cansız tüm bileşenlerin kullanımına sokan bölgelerdir su havzaları. Coğrafi olarak tanımlanırsa su havzası; yağmurun yağış halinde düştüğü en üst kot ile Dere, nehir, göl ve denize ulaşmasına kadar yolculuk ettiği karasal alanı, suyun toplandığı yüzeysel suları (göl, dere,nehir vb.) ve bu bölgenin altındaki yer altı katmanını kapsar. Doğayı korumak suyu korumakla mümkündür. Suyu korumak ise su havzalarının arazi kullanımının çevresel tahribat yaratmayacak şekilde planlanması ile mümkündür.

Su havzalarının yeşil dokusu (ormanlar, meralar) suyun; havzada daha uzun süre kalmasını, suyun içinde bulunan organik maddeler gibi,ve   ağır metaller gibi inorganik kirleticilerin bitki bünyesine alınarak doğal olarak sudan ve topraktan uzaklaşmasını, kökleri ile tutarak taşınımını engellediği toprak yardımıyla suyun rafine edilmesini böylece yer altı su akiferlerinin ve yüzeysel suların temiz suyla beslenmesini sağlamaktadır. Yeşil doku fotosentez yaparak havanın oksijence zenginleşmesini, yaprakları ile atmosferdeki kirleticileri absorplayarak havanın temizlenmesini sağlar. Bu nedenle su havzalarındaki yeşil doku hem doğal arıtım sistemleri hem de doğal barajlardır. 

image013

Şekil 3. Doğal Su Döngüsü 

su Sonuç olarak suyun piyasada fiyatlandırılabilir alınıp satılan bir mal olmadığı ve sermaye birikiminde kullanılmaması gerektiği ortadadır. Sürdürülebilir kalkınma stratejisi ve suyun ticarileştirilmesinden vazgeçilerek Doğanın sürdürülebilirliğinin esas alındığı çevre koruma stratejisi uygulamaya sokulmalıdır. Böylece su yüzyıllardır yaptığı döngüsünü de eksiksiz tamamlayabilecektir (Şekil 3). Havzada yeşil doku mutlaka korunmalıdır. Su havzalarında arazi kullanım esasları da su döngüsünün bozunuma uğramayacağı, sucul sistemlerin kirlilik tehdidi altına girmeyeceği şekilde planlanmalı ve uygulanmalıdır.

Suyun uygarlıklar boyunca, doğayı koruma ve tüm canlıların sağlıklı yaşamlarını sürdürmedeki rolünün devam etmesi, çevre koruma stratejilerinin “doğanın sürdürülebilirliği” esas alınarak yeniden kurgulanmasına bağlıdır.

Su; doğanın, canlı cansız tüm sistemin devamlılığında temel unsurdur. Bir başka deyişle Su doğanın güvencesi ve koruyucusudur. Bu nedenle suyun yatağı olan su havzaları da koşulsuz mutlak korunmaya alınmalıdır.

GATS: Hizmet Ticareti Genel Anlaşması

http://www.coservation-ontario.on.ca./source_protection/files/watercycle.html

ustun@yildiz.edu.tr

YAZAN :

Beyza Üstün
Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi İnş. Fak. Çevre Müh. Bölümü, Çevre Teknolojisi Ana Bilim Dalı

http://www.dogavetoplum.web.tr/s01/2.3.html  (Yazının yayınlandığı web sayfası)

27 Ocak 2012 Cuma

Liseleri Kaldırın….? Siz Doktor Mühendis yetiştirmeyin bizden alın…!

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

 

12 Yıllık Temel Eğitim, Okulları ve Dersleri Atomize Parçalayan Programdır

meb-1 5-16 yaş arası eğitimi yeniden düzenleyen, AKP’nin 5.1.2012’de hazırladığı 12 Yıllık Temel Eğitim kanun tasarısını, 2004 yılında YÖK Dünya Bankası dairesinde çalışan SPAN Eğitim Danışmanları yazmıştı.

2006 yılında kurulan Mesleki Yeterlilik Kurumuna (MYK) 5544 sayılı yasayla verilen yetkilerle düzenlenen 632 KHK ile MEB’da kurulan yeni dairelere baktığımızda, Temel Eğitim Dairesi, Hayat Boyu Öğrenme Dairesi ve Din Öğretimi Dairesi gibi dairelerin kurulduğunu görüyoruz. Bunlar, 12 yıllık eğitimin daireleridir.

Buna göre, tüm liseler kalkıyor, yerine (a) Yaşam boyu öğrenme kursları, (b) Üniversite hazırlık 2 yıllık kolej sistemi geliyor. Devlet üniversiteleri yerine paralı sertifikalı kurslarla Amerikan sistemine geçiliyor.

2003’de AB ile imzalanan Basel 3 Protokolü “siz doktor mühendis yetiştirmeyin bizden alın” der; bu da Ocak 2012’de yürürlüğe giriyor. Onun için acele kamucu anayasayı kaldırıp yerine piyasacı anayasa hazırlanıyor. Böylece anayasa yabancı anlaşmalara ters düşmeyecek hale getiriliyor.

Yeni sistemde, öğretmen yetiştiren fakülte programı yoktur. Sadece “yaşam boyu öğrenme” kurslarından sertifika toplayarak öğretmen olunur; sertifikalı sistemde tüm Eğitim Fakülteleri de kapanır!

Getirilen 12 yıllık Temel Eğitim sistemi, okulları ve çocuklarımızı atomize parçalama programıdır:


  1. Temel Eğitim 1.kademe:okul

Okulu: 5 yıllık Anaokulu. (1+4 yıl)

Öğretmeni.1 sınıf öğretmeni ile 1 yabancı İngilizce konuşan dadı. Öğretmenini mezun eden herhangi bir fakültesi yoktur. Açılacak yeni sertifikalı kurslar buna göre düzenlenecektir.

Öğrencisi: 5-9 yaş çocuklar

Ders Programı: Hazırlık, okuma yazma öğrenimi, İngilizce konuşma.


  1. Temel Eğitim 2.kademe:

Okulu: 7 yıl. (5+2 yıl). Sınıfta kalma yoktur, disiplin suçları affedilmez, disiplin dosyası belediyelerde tutulur. Suç dosyası kabaran çocuklarımızı bekleyen başka bir tuzak vardır.

Öğretmeni: Sözleşmeli branş öğretmenleri, paralı kurslar ve kulüplerle çalışılır. Birden fazla branşta çalıştırılacak çok branşta sertifikası olan öğretmenler işe alınır. Yerel öğretmen olmak esastır, başka illere tayin yoktur. (Eyalet sistemidir)

Öğrencisi: 10-16 yaş çocuklar.

Temel Dersler: Türkçe, Matematik, Sosyal Bilgiler, Fen Bilgisi. Her birine sözleşmeli sertifikalı öğretmen girer. Birden fazla sertifikası olan öğretmenlerle sözleşme yapılır.

Diğer dersler seçmeli ders kapsamında olup, okul dışında kurslarda sertifika toplayarak alınır, dileyen İmam Hatip’in derslerini de böyle toplayabilir. Kanun tasarısının reklamı edilen haber budur, ancak çarpıtarak verilmektedir, okulda değil serbest piyasadan bu dersler satın alınabilir.

*10-14 yaş seçmeli dersler: Dört ana dersin yanında, bir tane de zorunlu seçmeli ders vardır. Seçmeli ders okulda veya dışarıda paralı kursta veya kulüpte alınır; Resim, Çalgı, Spor, Din Dersi, Bilgisayar, İngilizce veya Arapça, veya Anadil, veya Kültürel Değerler (her dinde olabilir).

Ana Dil dersi için belediyelerde, Din Dersi ve Arapça için camilerde, Cami Yaşatma Derneklerinde, Kültürel Değerler dersi için kiliselerde kurs açılır. (Son on yılda açılan 54 bin ev kilisesi bu kurslar içindir.)

*15-16 yaş seçmeli dersler: Dört ana ders devam ederken, başarısız olduğu seçmeli dersi değiştirme kuralı vardır.

2004- Temel Eğitime Destek programında Ankara pilot okullarında ortaya çıkan aşağıdaki belgede seçmeli ders programı görülmektedir. Bu derslerin her birini bir başka yerden alan çocuklardan kaynaşmış bir kitle, yani millet çıkmaz. Bu eğitim sistemi çocuklarımız atomize parçalayan sistemdir.


Temel Eğitimden sonra:

meb Mezuniyet derecesine göre, (a) Yaşam boyu Öğrenme meslek kurslarına gidebilir, (b) başarılı olduğu derslerden sadece 5 tanesini piyasadan toplamak üzere “hazırlık koleji”ne gidebilir.

Liseler ve fakülteler tarihe karışıyor: Ortada, bildiğimiz Lise diye bir okul kalmaz. Cumhuriyetle bütünleşmiş adlarıyla ünlü bütün liselerimiz yok olur, şehir merkezindekilerin binaları ve arsaları satılır!

Devlet üniversiteleri arsalarıyla birlikte 3-4 yıla kadar satılır, dersleri üçer aylık kurslara dönüşür.

Sevgili Liseliler! Ders kitaplarınızın içi neden bu kadar boş diye soruyorsunuz. Cevabı burada, küresel çete böyle istiyor, MYK böyle istiyor, onun için okullarınız ve kitaplarınız birlikte yok ediliyor.

Lütfen bulabildiğiniz eski ders kitaplarını toplayın, tohum bankası gibi kitap bankaları kurun. Eski fizik, kimya, matematik, geometri, biyoloji, tarih, coğrafya ve edebiyat kitaplarıyla kendi kendinize çalışmaya başlayın.

1995 GATS sözleşmesi, 2003 BASEL 3 Protokolü ve 5544 sayılı yasa acilen iptal edilmelidir.

632 KHK kaldırılmalı, 12 Yıllık Temel Eğitim Kanun Tasarısı durdurulmalıdır!

  1. yıl önceki müfredatlar ve ders kitapları geri getirilmelidir!

Ekler:

1.Belge: 2004 Temel Eğitime Destek program raporundan SPAN Danışmanları imzalı teşekkür.

program-1

2.Belge: Seçmeli derslerin durumu:

2004 yılında SPAN Eğitim Danışmanlık Şirketi ve Talim ve Terbiye Kurulu tarafından önerilen ilköğretim ders çizelgesi. (Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.)

Örneğin; çizelge üzerinde (+) işaretli Resim, Müzik ve Beden Eğitimi derslerinin hizasında 4-5-6-7-8.sınıflarda ders saati boş görünmektedir.

2012 Yılında geçileceği ilan edilen seçmeli ders listesi buradadır.

program-2

Yazan: Mahiye Morgül

“Eğitim Küresel Piyasaya Teslim” kitabının yazarı mahiye@gmail.com 5.1.2012

 

Küresel Piyasanın Okul Sistemi BAKALORYA

International Baccalaureate ya da Uluslararası Bakalorya, Uluslararası Bakalorya Örgütü (International Baccalaureate Organization - IBO) tarafından dünyanın birçok ülkesinde uygulanan ve 3 değişik gruptan oluşan bir sistemdir.

 

Uluslararası Bakalorya Programları

  • UB İlköğretim Birinci Kademe Programı (PYP) - Türk Ulusal Eğitim sisteminde İlköğretimin ilk 5 senesinde uygulanabilir. Ancak, genel anlamda 3-12 yaş arası öğrenciler içindir.
  • UB İlköğretim İkinci Kademe Programı (MYP) 11-16 yaş grubu öğrenciler içindir. Bu iki program Türkiye'de yeni uygulamaya geçmiştir.
  • UB Diploma Programı (DP) 16-19 yaş grubu öğrenciler içindir. Uluslararası düzeyde üniversiteye giriş sağlayan bir diplomadır. Bu diploma programı genelde 11. ve 12. sınıfı kapsar. 9. ya da 10. sınıfta IB Diploma Programına hazırlık düzeyinde eğitim verilebilir. Program Türk Ulusal Eğitim Sistemi'ni kapsasa da, farklılıklar gözetebilir. Diploma 3 dilde gerçekleşibilir:

İngilizce Fransızca ve İspanyolca.

UB Diploma Programına dahil dersler

UB Diploma Programı, her biri çeşitli seçenekler sunan başlıca altı ders grubundan oluşan bir programdır. Bu program, şematik olarak bir altıgen ile gösterilmektedir. Program 6 dersten oluşur. Bunlar Standart Seviye (Standard Level) ve İleri Seviye (Higher Level) diye sınıflandırılır. Aralarındaki fark o ders için iki senelik programda ayrılan zamandır ve ders içerikleridir. Öğrenciler genelde 3 standart seviye ve 3 ileri seviye olmak üzere 6 dersi de kendileri seçer. Birinci grup, Ulusal dilde, diğer gruplar İngilizce, Fransızca ya da İspanyolca verilmektedir.

  • 1.Grup (Dil A=Ana Dil ve Edebiyat)

Türkiye'deki Türk okulları için Türkçe dersleridir.

  • 2.Grup (Dil A2 veya B veya Dil AB Başlangıç=Yabancı Dil Dersleri)

Çeşitli dillerde seçmeli derslerdir. İngilizce, Fransızca, Almanca veya İspanyolca olabilir.

  • 3.Grup (İnsan ve Toplum Bilimleri)

İşletme ve Yönetim, Ekonomi, Coğrafya, Tarih, İslâm Tarihi, Küreselleşen Toplumda İletişim Teknolojisi (ITGS), Felsefe, Psikoloji, Sosyal Antropoloji ve Türk Sosyal Bilimler gibi dersler yer almaktadır. Ancak öğrencinin, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı Fen Bilimleri Alan Diploması alabilmesi için bu grupta çoğunlukla Fizik dersleri alınmaktadır. Türkçe-Matematik alanında okuyan öğrenciler ise birleştirilmiş Coğrafya, Tarih ve Felsefe dersleri alabilirler.

  • 4.Grup (Deneysel Bilimler)

Bu gruptaki dersler Biyoloji, Kimya, Fizik, Çevre Sistemleri ve Tasarım Teknolojisi'dir. Derslerin içeriğinde teorik bilgiler kadar deneysel uygulamalar da vardır.

  • 5.Grup (Matematik)

Matematik, Matematiksel Yöntemler, Matematik Çalışmaları ve İleri Düzey Matematik derslerini içerir. Derslerin içeriği öğrenciye matematiksel düşünceyi kavratmak ve kendisine üniversite eğitimine yardımcı bilgiler sağlamaktır.

  • 6.Grup (Güzel Sanatlar ve Seçmeli Dersler)

Bu grupta Görsel Sanatlar, Müzik ve Tiyatro yer almaktadır. Buradaki derslerin içeriği okuldan okula değişse de, öğrenci eğer Fen Bilimleri Alan Diploması alacaksa, bu grupta Biyoloji dersleri seçebilir.

Puan sistemi

Öğrenciler her dersten 7 puan alabilmektedir. Derslerden alınan puan sayısı 42'yi bulabilir. Bunun dışında Uzun Tez (Extended Essay) olarak adlandırılan yaklaşık 4000 kelimeden oluşan ve konusu özgür seçilen kapsamlı bir çalışma sonucu ve Bilgi Kuramı (Theory of Knowledge) hakkında yazılacak bir tez sayesinde 3 puana daha ulaşabilirler. Toplam ulaşabilinen puan sayısı 45'dir. Ancak bir öğrencinin UB Diplomasına sahip olabilmesi için "Yaratıcılık, Bedensel Hareket ve Hizmet" (Creativity, Action, Service - CAS) etkinliklerinden oluşan 150 saatlik bu programı 2 yıl içinde başarıyla tamamlanması gerekmektedir.


Türkiye'de UB Programı Olan Okullar  

ULUSLARASI BAKOLORYA   (wikipedia)

11 Ocak 2012 Çarşamba

YARGIÇLAR DA YARGILANIR

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

nuremberg_trials 

Stanley Kramer’in filmidir. Nurenberg Duruşması. 1961 yılında yapılmış. 2. Dünya Savaşı bitmiştir. Hitler döneminin suçluları yargılanmaktadır. Dönemin Adalet Bakanı ve dört yargıç, verdikleri kararlar nedeniyle yargılanmaktadır. Mahkeme heyeti, üç Amerikalı yargıçtan oluşur. Başkan rolünde Spencer Tracy var. III. Reich’ın Adalet Bakanı Burt Lancaster. Mahkemenin askeri savcısı Richard Widmark. Sanık avukatı Maximillian Schell. Dava; Nazi döneminin siyasal iktidarını arkasına alan yargıçların adaletsiz kararlarla haksızlık yaptıklarının yargılanmasıdır. Yargıçlar, kendilerini yasalara uymak zorunda olduklarını, ülke sevgileri nedeniyle bu kararları verdiklerini söyleyerek savunurlar. Avukat, coşkulu savunmasında Hitler döneminin bütün ülkelerin katıldığı bir suç olduğunu,bu durumun Alman halkını suçlayarak düzelmeyeceğini belirtir. Uydurma suçlamalarla insanlar idam edilmiş, zihinsel özürlü kabul edilenler kısırlaştırılmış, Yahudiler toplama kamplarında en ağır koşullara mahkum edilmiş, gaz odalarında öldürülmüştür. Yargıçlar,kendi kararlarını yasalara uygun verdiklerini, öteki yapılanlardan haberleri olmadıklarını söyleyerek kendilerini savunurlar. İçlerinde Adalet Bakanlığı yapmış olan Ernst Janning (Burt Lancaster), fanatik avukatın bir sanığı ezişine dayanamayarak ayağa kalkar: “Yapılanlardan hepimiz sorumluyuz” der. “Yanımızdaki komşumuz alınıp götürülürken biz neredeydik? Bütün haksızlıklar bağıra bağıra açıklanırken biz neredeydik? Yanıbaşımızda zulüm yapılırken biz neredeydik? Sorumluyuz,bu açık” der. Bu arada mahkemeye Amerikan siyasilerinden baskı yapılır. Almanların kazanılması gerektiği,komünist Sovyetlere karşı Almanya’nın bir güç olacağı,bu nedenle beraat ya da hafif cezalar verilmesi mahkeme başkanına telkin edilir. Kararda,hepsine “ömür boyu hapis cezası” verilir. Başkan kendi adalet vicdanına uygun hareket etmiştir. Hapisteki eski Adalet Bakanı’nın mahkeme Başkanı’na, “olup bitenlerden haberinin olmadığına inanmasını” isteyen sözlerine Başkan şu yanıtı verir: “İlk verdiğiniz kararda idam edilen kişinin suçsuz olduğunu biliyordunuz değil mi?”.

İlk adaletsiz karardan sonrasına bakmaya bile gerek yoktur. Yargıçlar, arkalarında siyasal güç olduğu zaman bunun hiç değişmeyeceğini sanırlar. Savcılar, hep siyasal gücün kendilerinin de gücü olduğunu sanırlar.

Sanık kürsüsünden savcıya ve yargıçlara baktığım zaman bunu çıplak olarak görürdüm. 12 eylül döneminin Askeri Mahkemesi’nde Barış Derneği davasının tutuklu sanıklarıydık. Kararı önceden verilmiş bir davada yargılandığımızı biliyordum. Yargılama süreci bir usulün yerine getirilmesiydi. O koşulların adaletine hiç güvenmedim. İstenen cezayı tutukluluk olarak çektireceklerinden emindim. Arkadaşlarıma da bu kanımı söylemiştim. Dediğim gibi oldu. İddianamede istenen ceza sonuna kadar tutuklu olarak çektirildi. Tutuklu olarak. Sonuna kadar. Hapiste koğuşa gelen yargıç adaylarına şunu söylemiştim: “Yargıçlık stajına mutlaka üç ay hapiste olağan koşullarda yatarak eğitim görme şartı konmalıdır. Hekimlere de stajlarında üç ay hastanede hasta gibi yatma şartı konmalıdır. Hapiste yatmanın ne olduğunu öğrenmek eğitimin çok önemli bir parçasıdır.” Savcı tahliye istemlerinin reddini talep eder. Yargıçlar tutukluluğun devamına karar verirler. Sonra savcı ile yargıçlar resmi araç ile evlerine giderler. Tutuklu sanıklar koğuşlarına, hücrelerine dönerler. Yargılama devam etmektedir. Adalete güvenmek gerekir. Adalet er ya da geç yerine getirilecektir. Nürnberg Duruşmaları sonuna gelmişti. Amerikalı yargıç valizlerini topladı. Spencer Tracy, bu büyük aktör, düşünceli duruşunu sürdürerek evine dönmeye hazırlanıyordu. Bu filmde gördüğü gerçekler bu büyük aktörü nasıl etkilemişti? Bunu bilemiyoruz. Benim gözlerim neden yaşarmıştı? Ben biliyorum. Siz de biliyorsunuz…

Prof.Erdal ATABEK

9 Ekim 2011

10 Ocak 2012 Salı

KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU…

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

 

 

child-fear Dostlar bugün iki güzel yazı okudum. Bu yazılar değerli tıp adamı, eğitimci, eski bürokrat Prof.Erdal ATABEK hocamıza ait. Konu onun uzmanlık alanı. Günümüzde olan bitene ne anlam vereceğimi düşünürken olanı biteni bilimsel olarak bu kadar güzel anlatan başka birine hiç rastlamadım. Gündeme tabiri caiz ise cuk oturuyor. Bu yazıları sizlerle paylaşmaktan kendimi alamadım

 

 

KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU…

İnsan korkar.
Korku,insanı tehlikelerden koruyan duygudur.
ya saldır ya kaç’ içgüdüsel komutunun ikilemidir korku.
insan, korku yaratarak önce ürkütülür,sonra sindirilir.
Yalnızlaştırılma korkusu. 
Parasızlık korkusu. 
Yaşlılık korkusu.
Temel korku,ölüm korkusu. Yok olma korkusu.
Kitleler bu korkularla yönetilebilir.
Diktatörler bunu keşfetmiştir.
Kitleleri yönetmenin iki silahıdır:
Korkutma. Oyalama.
Hiçbir şey yapamayacağına inandırma.
Ne yapsa olmayacağına inandırma.
Çaresizliğini bilinçaltına yerleştirme.
Ondan sonra istediğini yaparsın.
Yat dersin,yatar.
Kalk dersin,kalkar.
Sus dersin,susar.
Konuş dersin,o gene susar.
Ürkütülmüş insan sendromudur bu.
Bu duruma getirilmiş insana şaşarsın. 
Şaşar kalırsın.

Çalışır çalışır,eline bir şey geçmez.
Katlanır.
Aldığı her şeye zam yaparsın.
‘Hep böyledir’ der,susar.
Gözünün önünde lüks hayatlar yaşanır.
‘Onlar yaşamayacak da ben mi yaşayacağım?’ der,hak verir.
‘Yediğin lokmaya şükret’ derler,şükreder.
Sel gelir,evini yıkar,’kader’ der,boynunu büker.
Deprem gelir,kentini yıkar. ‘Günahların  yüzünden’ derler’,doğru’ der.
Deresini kuruturlar,’onlar büyüktür,bilir’ der.
Ormanını keserler,’vardır bir bildikleri’ der.
Sen bakar bakar,anlamazsın.
‘Bizimkiler acaba et yemiyor da ondan mı? dersin.
Zihinlerinde bir tutukluk var gibi diye düşünürsün.
‘Tepkisizler’ diye şaşarsın. Kimi zaman içerlersin.
Et yiyenlerin de böyledir,ot yiyenlerin de.
Kapıcıların da böyledir,beylerin ağaların da.
‘Bana dokunmasın da!’ der geçer.
‘Bunlara müstahak’ deyip kendini ferahlatır.
Sıra kendine gelince artık yalnızdır.
KORKUTULMUŞ İNSAN SENDROMU budur.

Cesaret,kaybetmeyi göze aldığın şey kadardır.
Kaybetmeyi göze alamazsan,
kazandığın her şeyi artık korkun yaparsın.
‘İşimi kaybedersem?’ diye korkarsın.
‘Yerimi kaybedersem?’ diye korkarsın.
İtibarın,artık korkundur.
Ünvanın,artık korkundur.
Ailen,artık korkundur.
Çocukların,artık korkundur.
Yaşamın korkun olmuştur.
Artık teslim olmaktan başka yapacağın şey kalmamıştır.
İnsan,çaresizliğini böyle yaşar.
Korkutan böyle kazanır.
Geçmişte böyle olmuştur.
Günümüzde de böyledir.
Gelecekte de böyle olacaktır.
İliklerine kadar korkacaksın,
sonra korkunu yeneceksin.
Cesaretini böyle kazanacaksın.

Mustafa Kemal’in ülkesi de böyleydi.
İnsanlar böyle korkutulmuştu.
‘Düvel-i Muazzama’ idi düşman.
Saltanatın etrafında toplanılmalıydı.
Halife kurtarabilirdi vatanı.
Herkes,herkes bir biçimde korkuyordu.
HAYIR,dedi Mustafa Kemal.
Hiçbir şeyi için korkmuyordu.
Ne ünvanın ne malı,ne canı.
Cesaret,işte budur.
YA İSTİKLAL YA ÖLÜM dedi.
Ölümü göze almayanın özgür yaşamaya hakkı yoktur.
Güçlü irade,korkuyu yendi.
Kuvayı Milliye zabitleri ayaktaydı.
Mustafa Kemal’in yanında toplandılar.
Her şey,her şey değişti.
Düvel-i Muazzama yenildi.
Saltanat kalktı.
Halifelik kalktı.
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Ya şimdi mi?
Korku yenilir mi? Yenilirse nasıl mı?
Haftaya da onu görelim…

Prof.Erdal ATABEK

Başkanlık tamam ama Başkana da "Ak" Saray yapmak lazım…!

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

 

beyaz_saray Değerli dostlar gündem iktidar tarafından o kadar çok değiştiriliyor ki artık yazıp da yayınlamadığım yazılarla bir kitap yayınlarım artık. Gündem neden bu kadar çabuk ve çok değiştiriliyor. Çünkü rejim tamamen  değiştiriliyor. Yani karşı devrim hız kesmeden devam ediyor. Yani SİVİL DARBE gerçekleşiyor. Rejimin yıkılmaz olarak ayakta kalan koruyucu kaleleri tamamen teslim alınamadığı için bazı temel değişiklikleri gözden kaçırmak için sürekli ve çabuk gündem yaratıp değiştiriyorlar. Yani cambaza bak oyununu çok güzel oynuyorlar. Bu görevi yapan eminim içinde ABD CIA uzmanlarının da bulunduğu geniş bir ekip var.

Yeni Türkiye...

CHP Milletvekili Prof. Nur Serter, AKP’nin Milli Eğitim’i “dinsel referanslar doğrultusunda yeniden yapılandırdığı” görüşünde... Bu yöndeki gelişmeleri şöyle sıralıyor:

  • Kuran kurslarındaki yaş sınırı kaldırılmış..
  • Atatürk İlke ve İnkılapları doğrultusunda bir gençlik yetiştirilmesi hedefi Milli Eğitim temel yasasından çıkarılmış...
  • Katsayı düzenlemesi ile meslek liseleri içinde İmam Hatip Liseleri en ayrıcalıklı konuma getirilirken, düz lise öğrencilerinin üniversiteye giriş olanakları azaltılmış...
  • Aile imamı, pedagog ve psikoloğun yerini almış.
  • Beşinci sınıftan başlayan bir umre ziyareti programı için faaliyete geçilmiş.
  • İlkokullara Arapça dersi konulmuştur..
  • İmam Hatip Liselerinin orta kısmını yeniden oluşturmak için 8 yıl olan zorunlu eğitimi 13 yıla çıkarmıştır..

Prof.Nur Serter diyor ki:

“AKP’nin ustalık dönemi, Türk milleti için Kulluk dönemi olacak ve Milli Eğitim, yerini dini eğitime bırakırken, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “laiklik ilkesinin yerini İslam’la bütünleşmeye terk etmelidir” sözünü hiç de boşuna söylemediği daha iyi anlaşılacaktır.”

Toplumun kimyası değiştirilecek... Yeni nesil başka bir nesil olacak...

Yukarıda bunun reçetesi görülüyor.

 

Gördüğünüz gibi yukarıda Prof.Nur Serter’in sıraladığı yapılanlardan hanginizin haberi oldu…? Eskiden olsa yer yukarıda sıralananların bir tanesi için bile yer yerinden oynardı…

Demek ki hakikaten yavaş yavaş sinire sindire alıştıra alıştıra  bu günlere getirilebilirmişiz… Teker teker her şeyi her kurumu kendi istedikleri gibi dizayn ettiler hatta buna muhalefet partilerini bile dahil ettiler…

Ben Ankara’da yaşıyorum. Geçtiğimiz senelerde Eskişehir yolu Çayyolu mevkiinde sürekli oturmadığım(oturamadığım) yazlık gibi kullandığım evime ara sıra gidip gelirim. Bu gidip gelmelerimde hep M TA Genel Müdürlüğü karşısında ve yine ODTÜ arazisinden sonra yolun her iki tarafında devasa yapılaşmalar dikkatimi çekerdi. Bu yapıların hemen hemen hepsi seçimlerden önce yapıldı. Seçimlerden sonra bu binaların yeni bakanlıkların binaları olduğunu öğrendik. Buna dikkatinizi çekerim. İktidar partisi AKP seçim sonuçlarından ne kadar emindi ki seçimler öncesi bu binaların inşaatlarına başlamakta bir beis görmedi. Önceki iktidarlar hep iktidara geldikleri zaman eğer yeni bir bakanlık veya kamu birimi oluşturmuşlarsa uygun bir kamu binası bulunur. Geçici olarak burası kendi binası yapılana kadar kullanılırdı. Şimdide Atatürk’ün göz bebeği miras bıraktığı Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından 150 dönüm arazi üzerine inşa edilecek Başbakanlık kampusu, Türkiye’nin en iyi korunan ve en güvenli kamu kurumlarından biri olacakmış . “Başkanlık Sarayı” yani “AK SARAY” diyorum çünkü bu yapının Beyaz Saray benzeri bir bina olacağı söyleniyor. Yani AKP’nin başkanı  ve başbakan olan R.Tayyip ERDOĞAN Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine Başkanlık sistemi olarak adlandırdığı başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yetkilerini de eline alacağından ne kadar eminki  kendi sarayını da yaparak bir diktatörlük  oluşturma yönünde hızla yoluna devam ediyor….

Bir politikacı önündeki zamanlarda başına ne geleceğini nasıl bilebilir. Yani onların deyimiyle Kaderlerini kendileri nasıl tayin edebilirler. Her şeyden evvel İslam anlayışını ve yaşam tarzını benimsediklerini söyleyenler için ne büyük bir tezat…! Ama ben başka bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Gelecekten bu kadar emin olmak bize neyi işaret ediyor…? Seçim sonuçları daha önceden bilinebilir mi…? Tahmin edilebilir ama kesin olarak önceden bilinemez. Ama bunlar biliyorlar. Yani bence seçimler aynı Silivri’de hukuk elbisesi görüntüsünde oynan bir tiyatro oyunu. Yüksek Seçim Kurulu kamunun diğer kurumları gibi bir kurum değil mi? O halde bu kurum çalışanlarını oraya atayan kim? Bu kurum nereye ve kime bağlı? O nedenle kimse yapılan seçimlere ve  sonuçlarına inanmamı beklemesin. Yani lafın kısası AKP iktidarı ve işbirlikçilerinin kesinlikle hiçbir şeyi şansa bırakmadıklarından adım gibi eminim. Şu anda Silivri’de adalet mi dağıtılıyor. Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi kanunlar önünde herkes eşit mi? Peki bu kanunlar kendileri, yandaşları ve Deniz Feneri mensupları söz konusu olunca neden işlemiyor? Onlarda bu T.C.vatandaşı değiller mi? Görüyoruz ki darbeyi sadece askerler değil pekala siviller de yaparmış. Nasıl…? Hukuk yani savcılar ve hakimler eliyle şekil-A’da görüldüğü gibi yapılır.

  • Medyayı ele geçirirsin
  • Muhalif yazar ve gazetecileri içeri atarsın
  • muhalif parti ve siyasetçileri içeri atarsın
  • muhalif bilim adamlarını içeri atarsın
  • hukukçuları içeri atarsın
  • öğrencileri içeri atarsın
  • Rejimin koruyucu gücü Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir dizi operasyonla etkisiz hale getirirsin
  • muvazzaf asker ve komutanları içeri atarsın
  • Emekli asker ve komutanları intikam amacıyla içeri atarsın
  • TSK baş komutanı olan emekli Genel Kurmay başkanını içeri atarsın
  • Ana muhalefet partisi Başkanını da içeri atarsın

Geriye kim Kaldı? HALK….!

Halkta korkup sinmiş olduğu için artık önünde hiç bir engel kalmamıştır….!

Bu yeni rejimin Anayasası da bence hazır. Meclis başkanı bir mizansen oynuyor. Rejimi değiştirme işinden çok eminler.  Bu işte CHP, MHP figüran As oyuncular AKP ve BDP işin yapımcısı ABD o nedenle halkıma gözlerini açmalarını yada yeni padişahları önünde temenna durup el etek öpmek için şimdiden sıraya girmelerini salık veriyorum….

8 Ocak 2012 Pazar

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' ÜN SUBAYLARA SESLENİŞİ

0 yorum | Devamını Oku...

 

askerlerimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün, 82 Yıl Önce, 31 Temmuz 1920 Tarihinde, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi'nde Subaylara Hitaben Yaptığı Konuşmanın Tam Metni:

"Millet bağımsızlığının korunmasını ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır."
"Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar.  Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler."
"Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur."
"Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır.
Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur."

"Milletimiz, ordusundan yoksun bırakılma girişimiyle karşı karşıyadır."

Efendiler!
Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.
Arkadaşlar!
İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiaten ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imasına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır-mevcuttur.
Ordu ise arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardadır". O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde, birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve hususi hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmamış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklal, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!

Mustafa Kemal ATATÜRK

31 Temmuz 1920

5 Ocak 2012 Perşembe

ASALA meğerse PKK imiş…!

0 yorum | Devamını Oku...

 

 

 

cemaat_akp

Geçtiğimiz yıllarda öldürülen veya yakalanan PKK’lı teröristlerin içlerinde ermeni, suriyeli hatta amerikalılara rastlandığına dair pek çok haber okumuştum. O zamanlar çok fazla şaşırmamıştım. Tarihte 1915 te de böyle olmamış mıydı? Ermenileri ruslar, ingilizler, fransızlar kullanmışlardı? Günümüzde de değişen bir şey yok. Şimdi de kürt adı altında yine ermenilerin, süryanilerin emperyal güçler trafından kullanıldığını görüyoruz. Ama bunun bir tarihçi bilim adamı Prof.Dr.Yusuf HALACOGLU tarafından teyit edilmesi benim için çok daha önemli. Ermeni soykırımı yalanının dış ülkelerde arka arkaya gündeme gelmesi, kürt terörünün, özerklik ve bölünme söylemlerinin hız kazanması aynı dönemlere denk geliyor olması tesadüf değilmiş demek ki..! Yani Kürtlerle Ermeniler elele mi? Yoksa ortada kürt maskeli ermenilermi var. Yada diğer bir ifade ile aslında ”ASALA” adını değiştirerek “PKK” adını almış bir ermeni terör örgütümü? Ben Sayın HALACOGLU hocamın söylediklerinden bunu anlıyorum. O sıradan biri olsa anlarım ama o bir bilim adamı. Üstelik Türk Tarih Kurumu gibi bir kurumun başkanlığını yapmıştır.  Eminim bunu söylerken mutlaka elindeki bilgi ve belgelere dayanarak söylüyordur. Şu günlerde ULUDERE olayını kullanan bu kürt maskeli ermeniler kürt katliamı, soykırımı söylemlerini dillendiriyor olmaları tesadüf olmasa gerek.

Şaşırtıcı olan ise artık AKP hükümetinin bu ayrılıkcı hareketlere destek verdiğini artık saklamaması. Ama asıl önemli olan AKP, R.Tayyip ERDOĞAN, Abdullah GÜL ve Fethullah GÜLEN 'in Türkiye Cumhuriyeti'ni parçalayarak yıkmak, yerine eyaletlere bölünmüş federal din temelli bir devlet kurmak misyonunu yüklendikleri. Bunun ise ABD ve UK (İngltere) projesi olduğunu herkesin görmesi gerektiğidir. Tarih tekerrür ediyor herhalde neredeyse aynı şeyler oluyor padişah sultan Vahidettin İngiltere den medet ummuştu. Şimdikiler ise bir farkla ABD ve İngiltere ye hizmet ediyorlar...O zaman Osmanlı Padişahları İngiltere'den alınan borçlarla kendilerine saraylar, hanlar, hamamlar yaptırıyor servetlerine servet katıyorlardı. Şimdikilerde bulundukları mevkilerde saltanat sürüyorlar servetlerine servet katıyorlar villacıklar, gemicikler, banka kasalarında Milyarlarca dolarlar. Karşılığında vatanı satıyorlar. Son Osmanlı Padişahlarından ne farkları var. Onlarda Türk soyundan değildiler bunlarda...!Sonunda onlar da kaçtılar bunlarda kaçacaklardır....!Ama korkarım bu gidişle yine 2.Kurtuluş savaşını da vermek zorunda kalacağız....!

MAKSAT AYIRIMCILIK DEĞİL, KİM KİMDİR BİLELİM.

Prof. Dr. Yusuf HALACOGLU

26 Aralık 2011

halacoglu-3

Prof. Dr. Yusuf HALACOGLU "Türk'üm" diyemeyenler...! Bu namussuz Batılılar TÜRK'e ve MÜSLÜMAN'a düşmandır!.. Onları hizaya getirmeden TÜRKİYE'de terörün sona ermesi zordur!

Bu namussuz Batılılar TÜRK'e ve MÜSLÜMAN'a düşmandır!.. Onları hizaya getirmeden TÜRKİYE'de terörün sona ermesi zordur! Üstelik bunlar "Kürtler'e Özgürlük" derken terör örgütlerinde Ermeniler'i ve Süryaniler'i kullanırlar. Kim ki "TÜRK'ÜM" demekten kaçınır, .. bilin ki, ya Yahudi dönmesi, ya da kendini gizlemiş Ermeni-Rum kırmasıdır.

Ermeniler'de görülen Türk adları ve özellikle "Türk" soyadları, kendilerini gizlemek için alınmıştır. O yüzden dedelerin adlarını veriyoruz, babalar-analar takma Türk adları taşımaktadır.

halacoglu Özgür Gündem gazetesinin dağdaki 300 eşkiya arasında yaptığı ankette, "dinî önder" olarak %34'ünün Zerdüşt, %34'ünün İsâ, %11 'inin Mani, %10'unun Muhammed, %7'sinin Musa ve %4'ünün İbrahim dedikleri ortaya çıkmıştır. Bundan da anlaşıldığı gibi, eşkiyanın ancak % 10'u müslümandır :

 

35 bin kişinin kanını ellerinde taşıyan PKK lideri Artin Agopyan (Abdullah ÖCALAN) ermenidir.

"Parmaksız Zeki" kod adlı Şemdin Sakık, Ermeni'dir. Nenesinin Ermeni olduğunu kendisi açıklamıştır.

Bölücü Kürt partisi milletvekili Sırrı Sakık Ermeni'dir.

Bölücü Kürt partisi sözde "eş başkanı" Emine Ayna, katıksız bir Ermeni'dir.

PKK'nın önderlik ettiği, şimdi pek adı duyulmayan "sürgünde Kürdistan hükümeti" delegesi, 1959-Silvan doğumlu Semra Bakır, Ermeni'dir. Semra'nın kardeşi Orhan Bakır'ın asıl adı Armenak'tır. TİKKO mensubu idi, Örgütün merkez komitesine kadar yükselen Orhan Bakır, güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmüştür.

1977-Silvan doğumlu Bülent Bakır Ermeni'dir.

"Sürgündeki hükümet" delegesi Meryem Tabaş Ermeni'dir. Dedesi Hokar, nenesi Haykanuş'tur.

"Zazan Bertin" kod adlı 1980-Silvan doğumlu Ruşen Tapancı Ermeni'dir. Dedesinin adı Ohannis'tir. "Mavi Çarşı" nın yakılması eylemine katılmıştır.

1975 doğumlu Yusuf Cihangir Ermeni'dir. Dedesinin adı Vartan'dır.

1965-Karakaçan doğumlu Adnan Dizin Ermeni'dir. Dedesinin adı Kirkor'dur.

1970-Siirt doğumlu Nihat Türksoy, hiç de TÜRK soylu değildir, Ermeni' dir. Dedesinin adı Serkis, nenesinin adı Zerdo'dur.

1977-Bozova doğumlu Mehmet Güzel Ermeni'dir. Dedesinin adı Mıgırdıç, nenesinin adı İlsevik'tir.

"Cihan" kod adlı, 1974-Pertek doğumlu Akif Yadigâroğulları Ermeni'dir. Büyük dedesi Apkar, nenesi Maryam'dır.

1973-Ömerli doğumlu Metin Gümüş Ermeni'dir. Büyük dedesi Artin, ninesi Dihram'dır.

1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni'dir. Bu hıristiyan herif, "HADEP İmamlar Birliği" üyesi olmuştur!..

1978-Silvan doğumlu Sidar Şimşek Ermeni'dir. DEHAP ilçe teşkilatında görev yapmıştır. Büyük dedesi Bedros, nenesi Luşin'dir.

1977-Diyarbakır doğumlu Mehmet Sami Geniş Ermeni'dir. Uyuşturucu madde kaçakçısıdır. Yakalanıp, 11.12.2002 tarihinde İstanbul; 6.DGM mahkemesinde CK/405 ve CK/403 : Uyuşturucu madde ticaretinden yargılanarak 6 yıl 8 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Büyük dedesi Serkis, nenesi Şuşi'dir.

1975-Afşin doğumlu Özgür Erbil Ermeni'dir. Sahte belgeler ile yurtdışına çıkmıştır. Almanya'da, uyuşturucu tâciridir. Büyük dedesi Akup (agop), nenesi Lüsye'dir.

1977-Silvan doğumlu Orhan Olsen Ermeni'dir. Büyük dedesinin adı İliyo, nenesinin adı Mari'dir. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.

1968-Muş doğumlu Kutbettin Akşula Ermeni'dir. 1992 yılında Muş ilinde PKK terör örgütüne maddî yönden destek sağlamak amacıyla silah kaçakçılığı yapmaktan tutuklanmıştır Büyük dedesi Vartan, nenesi Zelha'dır. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.

1979-Yurtbeyi doğumlu Barış Başak Ermeni'dir. Büyük nenesinin adı Kotine'dir. DTP kurucu üyesidir.

1953-İdil doğumlu Abdülaziz Özdemir Ermeni'dir. Dedesi Yusuf, ninesi Kazo'dur. 21.2.1991 günkü çatışmada ölü ele geçirilmiştir.

1972-Siverek doğumlu Levent Kayadağ Ermeni'dir. Dedesi Migdat, ninesi Havuş adındadır. 16.10.1993 günü  çatışmada ölü ele geçirilmiştir.

1954-Beştüşşebap doğumlu Mehmet Öztunç Ermeni'dir. Dedesinin adı Musa, nenesinin adı Miran'dır. PKK'ya yardım ve yataklıktan tutuklanmış, daha sonra HADEP Antalya İl Kurulu'na seçilmiştir.

1977-Karayazı doğumlu İdris Sefil Ermeni'dir. Terörden hapis yatmış, sonra bir ara Konya HADEP Gençlik Komitesi üyeliği yapmıştır.Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.

İdris'in akrabası Ersin Sefil de Ermeni'dir. Kuzey ırak'ta çatışmada öldürülmüştür.

1974-Hazro doğumlu Haci İçer'in hacılıkla hocalıkla alâkası yoktur, Ermeni'dir. Dedesi Ali, nenesi Gule'dir. HADEP Hazro İlçe Yönetim Kurulu üyesi idi. O da sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.

1973-Yaylayanı doğumlu Dilâver Öncü Ermeni'dir. HADEP Konak Şubesi Yönetim Kurulu üyesi idi. Izmir'de misyonerlik faaliyetinde bulunmuş, kilisede vaaz vererek hıristiyanlık propogandası yapmıştır.

1965-Firke doğumlu Edip Yıldız Ermeni'dir. Büyük dedesi Gaço, nenesi Rihan'dır. HADEP Parti Meclisi üyesi idi. PKK'lı suçluların avukatlığını yapmaktadır. Nevşehir E tipi cezaevinde yatan PKK terör örgütü mensubu Nimet Can'ın avukatlığını yapmıştır.

1964-Benek doğumlu Haşim Benek Ermeni'dir. Büyük dedesinin adı Şiho, nenesinin adı Kitro'dur. 16.03.1985 günü Şırnak ilçesi Dereler Köyü civarında, Eşek Mağaraları mevkiinde güvenlik kuvvetleri ile teröristler arasında çıkan çatışmada sağ olarak ele geçirilmiş ve Diyarbakır mahkemesinde CK/ 1 68 : yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmıştır. Hapis yatmış, sonra DEP Antalya-Muratpaşa Belediye Encümeni adayı olmuştur.

1954-Kamberşeyh doğumlu Mahmut Hakkı Eşiyok Ermeni'dir. Büyük dedesinin adı Hokar, nenesinin adı Haykanuş'tur. HADEP İstanbul il teşkilatı sekreterliği yapmıştır.

1959-Urfa doğumlu İzzettin Kalaycı Ermeni'dir. 11.7.1986 tarihinde Diyarbakır 1. As. mahkemesinde CK/168 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmış 8 yıl 8 ay hapis yatmış, sonra Şanlıurfa HADEP il teşkilatında görev almıştır. 23.06. 1 996 tarihinde Ankara'daki HADEP 2. olağan kongresinde Türk bayrağının indirilerek PKK bayrağı asılması olayına karışmıştır.

1948-Kölük doğumlu Mehmet Cantekin Ermeni'dir. Büyük dedesi Bedros, nenesi Meryem'dir. Diyarbakır merkez Kayapınar Belediye başkanlığı yapan Mehmet Cantekin, 1 995 tarihli milletvekili seçimlerinde Diyarbakır HADEP Milletvekili adayı olmuştur. Mehmet Cantekin Kulp Karpuzlu da köy koruyucularını yönlendirerek terör örgütü PKK'ya lojistik destek sağlamaktadır. 2003 yılında PKK'nın 1978'de kurulduğu Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde DEHAP ve Göç-Der yöneticileri ile birlikte 'barış ağacı' adı altında ağaç dikmek töreni düzenlemiştir. Törende bölücü başı Öcalan'ı övücü sloganlar atılmıştır.

1953-Siirt doğumlu Maruf Altın Ermeni'dir. Büyük dedesi Ohanis, ninesi Pori'dir. Ama babasının dönme adı Hüseyin, anasının dönme adı Nafiye'dir. Böylece pek çok kişinin yaptığı gibi Ermeni olduklarını gizlemişlerdir. DEP İzmir-Konak ilçe teşkilatı üyesi idi. 23 Eylül 1998 tarihinde TCK 1 68 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 1 2 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuştur.

1973-Urfa doğumlu Mehmet Sait Yalçın Ermeni'dir. Dedesi Girbuş, ninesi Varti'dir. Ancak babasının dönme adı Mehmet Kerim, anasının dönme adı Mevlude'dir. 1997'deki Bodrum bombalı saldırısının sorumlusudur. Müebbet hapse mahkûm olmuştur.

1975-Hazro doğumlu Zanamazak Yezidî'dir.

1973-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Şaşmaz Yezidî'dir.

1971-Nusaybin doğumlu Abdullah Şaşmaz, kendini hiç de ALLAH'ın kulu saymaz, Yezidî'dir.

1975-Hazro doğumlu Nevzat Tedik Yezidî'dir. Halit-Revzete’ den olma Nevzat Tedik'in nenesi Hüsna Tedik Diyarbakır il teşkilatı HADEP üyesi de olan PKK’nın gençlik örgütlenmesi içinde yer alan Nevzat Tedik, 11 Ekim 2001 tarihinde TCK 1 68: Yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.

PKK'nın Avrupa'daki kasası Nuriye Kesbir Yezidî'dir. Aynı zamanda Kongra-Gel PKK'nın cephe örgütü Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) sözde meclis üyesidir. Eylül 2001 'de Hollanda’ya yasadışı yollardan girmek isterken yakalanmıştır.

1980-Midyat doğumlu Şevkiye Atalan Yezidî'dir.

1966-Midyat doğumlu Fahrettin Şahin Yezidî'dir.

Adana'da yakalanan PKK'lı canlı bomba Hatice Arat Yezidî'dir. Dedesi Hasso, nenesi Meryem de Yezidî'dir.

1955-Beşin doğumlu Osman Ergin Yezidî'dir. DTP Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.

Batılılar'ın aleyhimize kullanmak için sözüm ona "Türkler" arasından seçtirdiği, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknaz Uca, Yezidî'dir.

Feleknaz'ın babası Abdullah Uca, "Yezidî Kürdistan Birliği" başkanıdır, Elbette o da Yezidî'dir. Televizyonlarda boy gösteren Metin Uca nedir, size kalmış... Çünkü bu bölücü-militanların yumuşak uzantısı tüm medya, bürokrasi, parlamento ve hatta asker içindedir.

1971 -Midyat doğumlu Seyithan Alpar Süryânî'dir, yani SEYYİT (Peygamber torunu) falan değil, düpedüz Hıristiyan'dır.

1976-Midyat doğumlu Metin Kesenci Süryânî'dir. "Beth Nehrin" adlı Süryânî ve Asurî örgütünün kurucusudur.

1975-Midyat doğumlu Adnan Kesenci Süryânî'dir.

1983-Nusaybin doğumlu Bilal Yürek Süryânî'dir.

1980-Pervari doğumlu Salih Boğdu Süryânî'dir.

1937-Ceylanpınar doğumlu Şemsi Emen Süryânî'dir. HADEP üyesi idi.

1969-Kurtalan doğumlu İhsan Kaya Süryânî'dir. Romanya'da PKK insan, silah, ve uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktayken sahte pasaport ve kimlikle yakalanmıştır. Büyük dedesi Görgis, nenesi Şemuni'dir.

1962-Siirt doğumlu Basri Kaysi Süryânî'dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni'dir. İHD Siirt Şubesi üyesi, ve DEHAP Siirt il teşkilatı delegesi idi.

1980-Siirt doğumlu Ayhan Kaysi Süryâni'dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni'dir. Pek çok olaya karışmış, 1997'de teslim olmuştur. Itirafçı olmuş, 1999'da tahliye edilmiştir.

1952-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Kanşiray Süryânî'dir. Büyük dedesi Zeytun, ninesi Meryem'dir. İzmir Köy Hizmetleri soygununa katılmıştır. 16.7.1990 günü Bornova Tarım ve Orman Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü Personeli maaşlarının silah zoruyla gasp edilmesi olayında tutuklanmıştır. Hapis yatmış, sonra HADEP Gaziemir İlçesi Yönetim Kurulu üyesi olmuştur.

1968-Derik doğumlu Fethi Oktay Süryânî'dir. Dedesi Turnas, nenesi Mennuş'tur. 1997'de yakalanmış, müebbed hapse mahkûm olmuştur.

1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni'dir. Büyük dedesi Kinkos, ninesi Nazlı'dır. Ikisi de Ermeni idi.

 

Prof. Dr. Yusuf HALACOGLU

26 Aralık 2011